Şerbet








Hiç kuşkusuz ki, geçmiş dönemlerde en nadide içeceklerimiz arasında geleneksel şerbet türlerimiz başı çekerdi hep. Ayrıca, özellikle yaz aylarında hemen her şekerci dükkânında birkaç tür şerbet satılırdı mutlaka.
 
Şekerciler hazırladıkları şerbetleri cam şerbetliklere doldurur, içlerine bolca buz ilave ederlerdi. Şerbet istenildiği zaman, şerbetliklerin dip kısımlarında bulunan musluktan şerbet bardağını doldurup sunarlardı dileyenlere. Şu da yadsınamayacak bir gerçektir ki, şerbet türlerimizin en leziz ve nefisleri Hacı Bekir’in şekerci dükkânlarında bulunurdu her daim. Özellikle söz konusu dükkânlarda ikram edilen “Demirhindi Şerbeti” doyumsuz bir lezzete sahipti. Başka hiçbir yerde aynı lezzet ve nefasette demirhindi şerbeti bulunamazdı hiç. Ne güzeldir ki, Hacı Bekir’in Sirkeci’deki şubesinde aynı şerbeti bugün de bulabiliyoruz.

Şu da bir gerçekti ki, yaz aylarında seyyar şerbetçiler de İstanbulluların imdadına yetişirlerdi Hızır gibi. Sırtlarında sarı-pirinç şerbetlikleri, bellerine doladıkları bardaklıklarıyla hemen her işlek caddede geleneksel kıyafetli bir şerbetçiye mutlaka rastlanılırdı. “Şerbet var şerbet!.. / Buz gibi buz!.. / Otuziki dişe birden keman çaldırıyor!..” diye bağırarak, caddenin başından sonuna kadar bütün gün boyunca turlarlardı. Nadiren de olsa bile, günümüzde de bu tür şerbetçilere bazı semtlerde rastlanabiliyor.

Ne yazık ki, hemen her alanda kültürel erozyonlar yaşadığımız günümüzde, gazlı meşrubat sanayimizin acımasız rekabet anlayışı sebebiyle, bu güzelim kültürümüz her gün biraz daha unutuluyor, her an biraz daha tarihin derinliklerine gömülüyor. Heyhat ki heyhat!.. Oysa ki hazine değerindeki bu değerlerimiz, bizi biz yapan en büyük özelliklerimizdir. Bu veya buna benzer konularda hepimizin biraz daha hassas, biraz daha dikkatli olması kaçınılmazdır.

Sayın Eren Akçiçek, “Dünden Bugüne Şerbetçiliğimiz” başlıklı kültürel ve folklorik bir yazısında bakın neler söylüyor:

“… Sevdiklerine “tatlım”, “şekerim” diye hitap eden ve tatlı yiyelim, tatlı konuşalım diyerek güzel sohbeti seven, güzel şeyleri şekere, tatlıya benzeten Türk toplumu büyük bir tatlı kültürü yanında, büyük bir içecek kültürü de yaratmıştır. Bu içecek zenginliği içinde şerbetlerin önemli bir yeri vardır.

Şerbetler günün her saatinde serinletici olarak içilebileceği, ikram edilebileceği gibi yemeklerle de ikram edilebilir. Eskiden saray, konak ve köşk sofralarında çeşitli şerbetler özel ibrikler içinde bulunur ve yemekte su yerine şerbet içilirdi. Bugün de Ramazan sofralarında su yerine şerbet ikram edilir. Anadolu’da doğumlardan sonra şerbet ikram edilmesi gelenek halindedir. Şerbetler gün içinde içebileceğimiz ve misafirlerimize her zaman ikram edebileceğimiz serinletici, iştah açıcı içeceklerdir.”

Eren Akçiçek’in vurguladığı gibi, şerbetler günün her saatinde serinletici ve ferahlatıcı olarak içilebileceği gibi, yemek sofralarında da bolca ve sıkça ikram edilebilir. Dahası, eski dönemlerde gerek varlıklı ailelerin, gerekse orta halli halkın sofralarında çeşitli şerbet türleri özel ibrikler içinde bulunur, yemekte su yerine genellikle şerbet içilirmiş. Günümüzde büyük otellerde hazırlanan iftar sofralarında da su yerine şerbet sunulur. Ayrıca birçok aile de iftar sofralarını şerbet türleriyle bereketlendirir.

Biraz daha eskilere dönersek, Osmanlı devrinde padişah çocuklarının doğumlarında, doğumdan sonra ziyarete gelenlere şerbet dağıtılırdı. Özellikle doğumun üçüncü günü Sadrazama şerbet göndermek, âdeta gelenek haline gelmişti. Türlü maddelerden yapılan şerbetler altın, gümüş ya da billur kaplara konur, çocuğu ziyarete gelenlere o dairede hizmet eden güzel cariyeler tarafından sunulurdu. Bunun yanı sıra, yakın bir geçmişe kadar nişan törenlerinde şerbet sunumu için ayaklı özel taslar bulunur, varlıklı ailelerin evlerinde bu taslar gümüş olurdu. Günümüzde de bazı yörelerimizde çiftlere söz kesildiğinde şerbet içilir, şerbet içme törenleri yapılır. Bu törenlerde sohbetlere, “Şerbetleri ez getir, sofralara tez getir” diyerek başlanır. Bazı yörelerimizde de nişanın ertesi günü kız tarafı haberci çıkararak ailenin yakınlarını ve hatırlı komşularını şerbet içmeye davet eder. Hatta nikah sonrası, sünnet sonrası şerbet ikram etme geleneğimizi sürdüren yörelerimiz de vardır.

Bizim yetişebildiğimiz dönemlerde yapılan şerbet türlerinin bazılarını şöyle sıralayabilirim: Mevlid şerbeti, düğün ve loğusa şerbeti, böğürtlen, çilek, kızılcık, kayısı, ağaç çileği, portakal, mandalina, şeftali, turunç, gül, amber, fulya çiçeği, menekşe, yasemin çiçeği, demirhindi, keçiboynuzu ve Antep fıstığı şerbeti. Şurup türlerine gelince: Bilindiği gibi kaynatılarak yoğunluğu arttırılan şuruplar suyla inceltilerek şerbet haline getirilir. Bu şurup türlerinden hatırlayabildiklerim ise, böğürtlen, ravent, dut, Frenk üzümü, koruk, kızılcık, mandalina, nar, yasemin, zambak, demirhindi, badem, kuşburnu ve şerbetçi üzümü şuruplarıdır. 

Yorum Yaz